Nihayet havalandırma tamamlandı. Ben de içeriye buyur edildim. Masasının önündeki sandalyeye oturdum. Genç galerici ortadan kayboldu. “Lavaboya gitti herhalde” dedim kendi kendime. Gelip oturduğunda, daha önce görmediğime emin olduğum, sağ bileğindeki kalın bandaj dikkatimi çekti:
– Hayrola? Ne oldu bileğine? Biraz önce bandaj yoktu da…
– Sorma abla, dedi. Akşam kolumun üzerine fena halde düştüm. Bileğim çok kötü burkuldu.
-Geçmiş olsun. Dilersen başka güne bırakalım çalışmayı, dedim istihzayla gülümseyerek…
-Yok…Yok…. Ben söylerim sen yaparsın.
Matbaa bekliyordu ve zaman kalmamıştı aslında. Çok huzursuzdum. Atölyeme gitmek bir saatimi daha yolda harcamam demekti İstanbul trafiğinde.
Çalışmaya başladık. “Başladık” yanlış kelime… Genç galerici masasının başında oturuyor, bense iki büklüm çizimleri yapıyor, dialar ve yazıları yerleştirmeye çalışıyordum. Sonunda dayanamadım:
– Ben atölyeme gidiyorum, dememe kalmadı, masanın üzerindeki çay bardağı birden devrildi ve genç galerici, oynatamadığını söylediği koluyla atılarak bardağı yakaladı.
Bu kadarı da fazlaydı doğrusu. Gözümün içine baka baka yalan söylüyor, yalanı ortaya çıktığı halde pişkinliğinden ödün vermiyordu. Beni enayi yerine koymaya kalkan çocuğa bakakaldım. Şaşkınlıktan dumura uğramış haldeydim.
Matbaaya gidip gelmelerim, telefonlar, baş döndürücü bir çalışma temposuyla kitabın ilk örneği oluşturuldu. Redakte için gittiğimde, Cahit:
– Abla bir iki sefer birlikte geldiğiniz o genç galerici arkadaş var ya, dün geldi, senin kitabını kendi galerisinin bastırdığını söyledi ve kitabın içine de adının yazılmasını istedi.
Buyurun bakalım. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm
– Kitabın tüm ödemelerini benim yaptığımı senden daha iyi kim bilebilir Cahit? Grafik düzenlemesini bile ben yaptım. Sakın ha, böyle bir şey yazılmasın kitabımın içine. O tamamen bana ait, kimse o kitaptan nemalanamaz.
Sabrımın sınırları zorlanıyordu artık. Ses tonuma hâkim olamıyordum. Beni sakinleştirdiler.
Birkaç gün önce galeride olanları da anlattım. Matbaadakiler gülmekten bayıldılar. Gerçekten de çok komikti sonradan anlatmak, yaşadıklarına dışarıdan bakmak. Gözlerimizden yaşlar gelinceye kadar güldük.
Kitabımın basım işine o kadar kaptırmıştım ki kendimi, günlerin yıldırım hızıyla geçtiğinin farkına bile varmamıştım. Bu arada söz konusu genç galerici, fuar kataloğuna ve galerisi için hazırladığı davetiyelere benim adımı yazdırmıştı bile. Sanatseverlere ve koleksiyoncularıma ulaşmıştı bile davetiyeler. Verdiğim sözden dönmeyeceğimi de iyi biliyordu. Dedim ya belgeler değil, yürekle verilen sözlerdir beni bağlayan. Çünkü verdiğim o sözlere Yaradanım şahittir.
Açılış günü, kitaplarımı kan ter içinde fuara yetiştiren Cahit’in hakkını ödeyemem. Kitabımın tanıtımı, verdiğim mini kokteyl, standa asılmış olan tablolarımın gördüğü yoğun ilgi, bana tüm olumsuzlukları ve yorgunluğumu unutturmuştu. Günü yaşıyordum.
Ertesi gün gazeteleri okurken, önemli bir gazetenin sanat sayfasında İstanbul Sanat Fuarıyla ilgili yazı dikkatimi çekti. Benim genç galericim verdiği röportajda Serap Demirağ’ın “Ve ışık…Ve ateş…” resim kitabını kendisinin bastırdığını, galerisiyle çalışan her sanatçıya da kitap yaptığını pişkin pişkin anlatmıştı. Hemen gazeteyi aradım. Tekzip istedim. Ertesi gün minicik bir tekzip yazısı yayınlandı ama onu kimsenin okumadığına eminim.
Daha sonra bana telefon açan birkaç sanatçı arkadaşım, o galeriyle çalışma şartlarımı sordular. Kendilerine de sergi teklifi götürülmüştü. Galeri kitabı nasıl yapıyordu? Para mı ödeniyordu? Tablo karşılığı yapılabiliyor muydu kitap? Toplam miktarın yarısı para, yarısı tablo vererek yapılabiliyor muydu ödemeler? Bir yığın soru.
Hepsine tüm bu söylenenlerin uydurma olduğunu, o galericinin emeğimin üzerinden prim yapmak istediğini, beni referans göstererek sergi bağlantıları oluşturmaya çalıştığını dilimin döndüğünce anlattım değerli sanatçı arkadaşlarıma.
O yıl kapandı galeri. Şimdilerde yine bir şeyler yapıyormuş galiba… Sanatçı arkadaşlara duyurulur.