Evrenden hiçbir yer merkezi hiçbir şey de merkez değil.
Hiyerarşik düzende atom bileşenleriyle oluşuyor değişik maddi sistemler. Biz ve bizden olanlar. Ne topraktan farklıyız ne kuştan ne kayadan farklıyız ne taştan… Her nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmiş durumda. Tüm parçacıklar o mekansızlıkta, o sonsuz yüksek düzende birbirlerinin adeta dikişsiz bir uzantısı. Öylesine yüksek bir düzen ki o, çoğu fizikçiyi bile “Tanrı’nın zar attığına” inandırmakta. Düzensizlik olarak yorumlanmakta.
İç içe girmiş bu muhteşem düzen, mutlak gerçeklere ve değişmez öğretilere indirgenebilir mi? Söz ilmiklerine ve bağımlılık kulelerine tutsaklık neden? İskender’in kılıcı hala kınından çıkarılmayı beklerken geçmişten nasıl kaçılır? Gelecek geçmişe akmıyor mu?
Hala kuvazarların, semenderlerin ya da UFO’ların var olup olmadıkları tartışılmakta. Aslında, gerçekte ilgilenilmesi gereken onların hangi amaca hizmet ettikleri değil mi?
Kuşkusuz saf bilginin nakli çok zordur. O ancak sembollerle ifade bulabilir. Mana maddeye indirgenir. İşte sembollerin sanatlaşması budur. Çünkü sanat sembolleri aracılığıyla iletişim kurar. Nasıl görebileceğini bilen göz ise, semboller perdesini aşıp üst gerçekliğe ulaşır. Evet, semboller çözümlenmek içindir ve aşılır. Elbette kolay değildir. Çaba gerektirir. Ama “Otomatik ve mekanik insanın”, zannetme yanılgısından doğan depremler çok tehlikelidir. Onun açtığı zararlardan kurtulmak çok daha büyük çaba gerektirir.
