SERAP DEMİRAĞ Resimleri Epik Şiirdir

Onların kalıntılarından doğacak şafağım,

Benim gördüklerimi düşünde bile görmemiş şafak.

 ARAGON

Yapmam gereken: “Olmamış olduğumu, olmak,”

Zamanın dışına çıkıyorum çoğu kez. O duruyor, ben gidiyorum.

Bayraksız gökyüzüdür resimlerim.

SERAP DEMİRAĞ

 Aşkın aldı benden beni,

Bana seni gerek seni

Ben yanarım dünü günü,

Bana seni gerek seni     

Yunus EMRE

 

Serap Demirağ’ın resimleri pitoresktir, içinde sevgiyi, aşkı taşır.

Yunus Emre’nin Allah’ı sevmesi gibi saftır, içtendir, temizdir. Kendine has ve özeldir. Tüm resimleri ruhunun dilidir. O dil akıp gelir. Arkasında kir bırakmadan.

El dokunulmayacak kadar güzeldir. O doğadaki ve içindeki muhteşem düzene saygı duyar. Onların ona verdiği gücü, ortaya eserler koyar. Her eser liriktir, tarihte yazılmış tüm epik şiirleri içinde taşır. İçindeki hiç dokunulmamış mana resimlerle, yazılarla maddeye indirgenir. Bu durum içindeki imgelerin sembollerin sanatlaşmasıdır. Çünkü sanat sembollerle iletişim kurar.

Kişi düşünsel anlamda yolculuğa çıkmamış veya kendine baş kaldırmamışsa içsel yolculuğa çıkamaz. Yaşadığı dünyadan kaçarak kendi içine dönerek ilk önce orada yolcu olup, yola koyulur. İçe dönük yolculuk, kişilerin kendilerini fark etmeleriyle eyleme dönüşür. Bu açıdan bu iki yolculuk hem birbirlerinin sebebi hem de sonucudur.

İnsan kendisinin aynası olursa, kişi kendi kendisinin dışına çıkma imkânına sahip demektir. İnsan “kendi kendimden kaçıp kaçamayacağımı denemek istiyorum. Bunun için geziniyorum,” diyerek, insanın varoluşsal çıkmazını dile getirir. İnsan kendi aynası olursa tanrının bir yansıması olduğunu da kavrar.

İnsan, kendinde görünenin ardındaki gerçeği keşfetmek zorundadır. Karşı karşıya kaldığı sorunların en büyüğü ise, yaşamı yönlendirmek, ya da yönlendirilmeye göz yummak yolundadır.  Bilinçtir bulunduğu boyutu aşan. Evrim basamakları da böyle çıkılır. Başka nasıl hazırlanır ki, yarının tohumlarına topraklar. Dikkat edilmesi gereken en önemli noktaysa, kişinin varoluşu ararken, kendine sadık kalması ve dürüst olmasıdır.

Sanatçı; sanki astral seyahate çıkar, dünyayı, ülkeleri şehirleri, dolaşır. O yöre insanlarıyla sohbet eder, bildikleri efsaneleri öğrenir. Deniz kıyısındaki kum taneleriyle konuşur, oluşumlarını öğrenir.  Deniz dibine iner deniz hayvanlarıyla konuşur. Konuşurken ışığıyla onları aydınlatır. Onlar da o ışığa bildiklerini anlatırken, dünyalarının sırlarını da verirler.  O sırlar ki yeryüzünde bilinmeyendir.

Sanatçı bu öğrendikleriyle yetinmez, gökyüzüne çıkar, İştar gezegenine selam verir. İştar gezegeninde Umay Anay’la karşılaşır, ondan yol ister. Umay Ana da sırtını sıvazlar, “Gönül gözün açıldı, kalk yürü yolun, bahtın açık olsun,” der.  Gönül gözü açılan… Dünya’yı gezdiği gibi, kendi iç dünyasında da gezinir. Şaşırarak içindeki yüzyılları, bin yılları bulur.

Artık yeryüzündedir, durmak bilmez, edindiklerini renk ve biçimlerle tuval üzerine aktarmak için sabırsızlanır.  Aktarırken gezdiği yerleri hayal eder. Hayalinde çatlamış toprakla karşılaşır, onu içine çekercesine izler; O artık resminim konusunun dokusunu oluşturur. Resimdeki çatlamış toprak katmanları arasına sıkışmış kadının orada işi ne, dersiniz. Kadın uzanır kalemlere…

O da ne?

Kadının elleri erimiş, O toprak katmanlarının karşı kıyısındadır eller. Neden parçalanmış? Bu toprak seramik bir eser mi? Birbirine perde geçmeleri için kullanılan metal halkalara iplerle bağlanır, diğer parçasına. Bu resim gerçeği mi anlatıyor, yoksa hayal dünyasında mı geziniyor. Neden bu kadar ışıklı?  Neden güzel diyorum? Beni ona çeken ne? Resimdeki gizem mi, gizemi nereden öğrendi. Topraktan mı, kadından mı?  Yoksa uzayla yeryüzü arasında gidip gelen akıştan mı, iç dünyasından mı?  O yeryüzü katmanlarını dolaşıp gezerken mi öğrendi.  Hayal dünyasında gezmeyi…

Işık – ateşe, ateş- ışığa taptı. Birleşip sonsuzluk deryasına daldılar. Varlıkları birbirini çoğalttı. Bazen atom parçalandı. Yeryüzü ışık ve ateş topuna döndü. İnsanı meydana getiren milyonlarca atom da var olmak, ışık saçmak ve enerji dağıtmak için sıra bekliyor. Eğer sanatçı ise o enerji, o ışık eser olarak ortaya çıkıyor.

Her şey var, her şey yok. Varlıktan hiçlik, hiçlikten yokluk mu doğdu?

Serap Demirağ’ın eserleri imgesel fantezilerin değişik kendine özgü anlatımları… Eserlerindeki somut nesneler konunun içinde farklılaşarak ‘mana’ ya dönüşmekte, anlatıma güç katmakta… İzleyene farklı bir dünyayı izliyormuş duygusunu vermekte.

Serap Demirağ’ın resimleri kendine has farklı bir terminoloji oluşturuyor, farklı farklı anlatımlara neden oluyor.

Serap Demirağ’ın resimlerinde elma, elma olmaktan çıkıyor, evren boşluğunda olacak olaylara kucak açarak yeni oluşumları kucaklıyor. Su zerrecikleri ışığın kristal içinde hapsedilmesi, her nesnenin uzayda yer alması gibi… Resmin nesnelerindeki objelerde ışık gölge, düşen gölge varken, bilinen bir mekânda yer alamıyor, hep boşlukta. Boşluk içinde kendine has mekânda yer alıyorken… Mekân bu resimlerde uzay boşluğu, bazen objeler bu boşluk katmanları arasında yer alıyor. Ben yine de varım, bir bütünüm diyor.

Bir resminde renk katmanları arasındaki kediyi izliyorum. Kediyi; koruyucu aurası içine almış, terbiyeli masum güzel varlık. O da ne? Kedinin üzerinden dökülüp gelen altın zerrecikleri…  Bir kadın eli yumuşacık örtmüş o zerrecikleri…  Yoksa bu kedi… Masal dünyasındaki sihirli kedi mi?  Etrafta yeryüzüne inen su damlacıkları, hapsetmiş ışıkları… Bu auro içine gizlenmiş bir kadın neden iki büklüm?

Başka bir resminde, zaman katmanları arasında yer almış bir kadın… Resimdeki kadın, hayatındaki yüzyıllara bakarak delmiş yaşam katmanlarını. Derinlerden çok derinlerden geliyor.  Çıkmak için engine gökyüzüne bakıyor.

Hep umudu var. Hep umudu var…

Bir başka resimde, kalemle yazılıyor hayatlar kâğıt rulolara… Kâğıt rulolara yazılmış geçmiş, hemen bağlanıyor yenileriyle; hayat yeniden başlıyor, yumurtalardan çıkan civcivlerle…

Her zaman hayatın her katmanında kurtarıcı gibi kadın eli yer alıyor. Fadime Ana’nın eli gibi…

Hayatın her katmanında kadın…

Yaşam insana hediye edilmiş bir inci tanesi.

Serap Demirağ’ın resimlerinde çoğunlukla yer verdiği VAV’lar da Allah inancının simgesi

Serap Demirağ çalışmalarında sanki hayatın anlarını üst üste bindirerek tüm insani duyguları, acıyı, fedakârlığı, mutluluğu, saygıyı, sevgiyi, var olmanın derin duygusunu ve bu duyguların içinde bile belirsizliğin olabileceğini gösteriyor. Bu belirsizliğin içindeki insanın da acı duyacağını ve güvensizliğin olabileceğini, hatta içinde aşkın da olabileceğini gözler önüne seriyor.

Her resminde “AŞK”ı, izlerken, acıyı, telaşı, sevginin doruk yaptığını, Nirvana’ya eriştiğini, buruk güzelliklerin de var olduğunu görüyorum.

Serap Demirağ’ın çalışmaları, insanın her ‘an’ının bin yıllar ötesinden, atalarından getirdiği, kendisinde de biriktirdiği zengin duyguların resim olarak görüntüsü.

İzleyen her insan bu resimlerdeki kuvvetli metaforları görerek düşüncelere dalıyor.

İzleyen kişi bu resimleri çözümleyebilmekte zorlanır. Kendini de metafora tutulmuş gibi hisseder, içi titrer. Bu resimler iç içe geçmiş birçok duygunun açığa çıkarak tek karede anlatımıdır.

Bu resimler kişinin kendisine bile anlatamadığı, tanımlayamadığı duyguların an an üst üste bindirilerek anlatımıdır.

Sanal yaşamdan kurgulanan imgeler, tanımlanamayan bir bütünün tanımlanan parçasıdır.

Serap Demirağ Yunus Emre gibi.

Altundandır direkleri

Gümüştendir yaprakları

Uzandıkça budakları

Biter Allah deyü deyü  

diyerek yola çıkıp hayatı sorguluyor, yaratıcısına hep teşekkür ediyor,

Murâdıma, maksûduma ermezsem

Hayıf bana, yazık bana, vah bana,

diyerek durmadan çalışıyor.

O hayatın ve insanın sırlarını resimleriyle çözmeye çalışıyor. Her resmine büyük anlamlar yüklüyor.

Bazen bir at şahlanarak yaratanını çağırıyor, onun izniyle şahlanıyor.

Serap Demirağ’ın resimleri bazen tapınmadır, bazen başkaldırıdır, uzayda ve iç dünyasında gezinmedir.  Her şeyden önemlisi her resmi yüzlerce sözdür, şiirdir.

Serap Demirağ’ın resimleri epik şiirdir, makalelerindeki anlatımları gibi…

Gökkuşağı vuruldu elmaya… Tutuldu su ateşe, ateş suya… ve askılardan sarktı nice yüzyıllar. Unutuş ve ihanet okları uzaklaştırdı Eros’u, Popol Vuh, Kalavela, Gılgamış, Ateş Arabaları, Ramayana…

Her sanatçı gibi ben de konduğum mirasla başladım geleceğime… Bunun evrensel bir miras olduğunu, başımdan geçenlerinse yerini bulacağını biliyorum gelecekte. Evrim sürecinin üstündeki değişmez özlerle ilerliyorum. Sanat serüvenini enine boyuna tüm boyutlarıyla yaşarken, kuşkusuz çok farklı biçimler gelip geçti içimden, ama geleceğe kendi kıyılarımdan baktım hep. Zaman zaman da büyülendim. Bunun insanı olduğunu düşünmüyorum. Ancak o büyünün geçmişin güzelliklerini ve değerini tümüyle silmesine hiç izin vermedim gözlerimden. Tarihe iz düşmekten bahsetmiyorum kuşkusuz. Suyun üstünde kalandır, seçkinliklerdir bakıştığım.

Kolay görünse de her seferinde yapılmışların, yaşanmışlıkların yarattığı bir kaos içinde buldum kendimi. Gerçekte hep iki yaşam arasındayızdır,” der, John Berger.  Elbette kolay değildir bir diğerine geçmek.

Yaşayıp öğrendiğim şu laboratuvar planetinden algıladıklarımın üzerine pek çok şeyi katıp, zaman zaman da pek çok şeyi çıkartıp atıyorum muzipçe…

Sağlıklı oluşumlar, olmak ve olmamak arasındaki o çok hassas dengeyi kurmakla gerçekleşir.  Özlenen yarınlara da ancak bu şekilde ulaşılır.

Yapmam gereken Olmamış olduğumu olmak, diye düşünüyorum. Bir zamansızlık neferiyim. Sanki zamanın dışına çıkıyorum çoğu kez. O duruyor, ben gidiyorum.

“Onların kalıntılarından doğacak şafağım,

Benim gördüklerimi düşünde bile görmemiş şafak. “

ARAGON

 

Gerçekliklerime bulaşan eğreti egemenlikleri yıktım hep.

Ben doğanın ötesine gitmek, sürekliliğimi böyle korumak zorundayım. Biliyorum ki yazgı öz karmaşasını ancak böyle yenebilirim.

Her güç öz odağından doğar. Doğar, büyür, gelişir ve tükenir.

Evrensen bilinç ‘hiç’liktir. Bu kendini aşma arıklığa erişmedir. İşte insanı “hep”liğe ulaştıran bu arıklıktır. “Hep”lik, kozmik düşünsel özerk bütünlüktür. Varlığa da ancak böyle ulaşılır. Tek dili sevgidir.  Bu sevgidir işte enerji saklamasını renge dönüştüren ve bu sevgidir kırk dokuz rengi siyahtan ayıran. Sis boyutunu ışık boyutuna dönüştüren. Sanat işte bu sevgiyle kucaklaşır ve sevgiyle söyleşir.

Plastik sanatlar kolaylıkla ele vermez kendini, der Gauguin; Onları konuşturmak isteyenlerin durmadan sorgulaması gerekir hem yapıtlarını hem de kendilerini. Evet sanat hem sorgular, gözü yanıltabilir hem de sorgulatır.

İnsan, insan olma şansını ancak sanatla yakalayabilir.

Üst gerçek gözü yanıltarak gelir. Her biri bir öncekinin içinden başlar ve ben bir bitmemişliği yaşarım.

Bir embriyodur. Saflıktır elma. Arıktır. Bir oluşum, bir dönüşümdür. Dünyadır, güneştir. Galaksiler oluşturur resimlerimde, keşfedilmemiş. Atomdur. Yaşar. Yaşar ve parçalanır. Dilimleriyle baş kaldırır biteviye. İlk evrensel kışkırtıcı, ilk evrensel baştan çıkarış, ilk açık veriştir. Dünya cennetinin keşfi, insanlık tarihinin gizidir. Evrensel ilk aşktır. Aşkın laboratuvar cennetindeki ilk kıvılcımıdır. Bir sunu, bir kavga, bir ceza, bir uzlaşmadır. Yalnızlıktır, tepelerde geçmiştir, gelecektir.

Dile gelmeyen her şey… “ve Ateş… ve Işık” SERAP DEMİRAĞ

Serap Demirağ’ın içindeki ATEŞ ve IŞIK Nesimi gibi Enel hak demesindendir.

Newton (1643-1727) asırlar öncesinde fizik yasalarını ortaya koyarken bugünün gelecek teknolojisini de oluşturmuş. Aynı zamanda bilincin uzayda ışık hızından daha hızlı yol aldığını da ortaya koymuş. Bu nedenle bilince ulaşan insan sonsuzluğa da ulaşır. Âlem açılmış insandır. Âlem küçülmüş insandır.  Kalbin güneştir, ruhun ise âlemin ta kendisi…

Dışavurumunu imgesel fantezi olarak ortaya koyan kıymetli arkadaşım, ortaya koyduğun tüm şiirsel eserlerin için sanat adına, tüm dünya insanları adına, yurdum insanları ve kendi adıma teşekkür ediyor, yolun açık, gücün bol olsun diyorum.

GÜLSEREN SÖNMEZ, Ekim 2022

 

SERAP DEMİRAĞ- BİYOGRAFİ

1951 yılında Alpullu, Kırklareli’nde doğar. O günler babasının şeker fabrikasında çalıştığı yıllardır.  Bebeklik yaşlarından anımsadığı dümdüz yemyeşil çayırlardır.  O yıllar resimlerindeki yüzeysel dokuyu oluşturan, iç benliğini oluşturan zenginliktir. O, bebekliğinde aldığı mutlulukla yürür sanata ve hayata.

Babasının mesleği nedeniyle neredeyse tüm şeker fabrikalarının olduğu il ve ilçeleri dolaşırlar. Bu dolaşmalar onun ruhuna farklı farklı yaşamların, doğaların ve öykülerin olduğunu öğretir.  Her şehrin doğası hikâyeleri yavaş yavaş doldurur zihnini. Yaşadığı her ‘an’ içi binlerce öyküyü anlatan ‘an’lardır.

Bu ‘an’lar minik Serap’ın hafızasına dolar da dolar. Babası müzisyendir, evlerinde her an müzik vardır, Babası saksafon, piyano çalar. Müzik onun ruhunun dolması için en büyük zenginlik kaynağıdır. Ruhunun uçmasına öte dünyalara yolculuk yapmasına neden olur.

O, içini dolduran müziği değil de öykülerle dolu ruhunun yolunu seçer.  İçindeki öyküleri anlatacağı en iyi yol da resim sanatıdır. Bu yolda ilerlemek için, 1970-71 yıllarında Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim Bölümüne girer ve mezun olur. Artık öğretmendir.

1986 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi lisans eğitimini tamamlar.

Öğrencilik yıllarından başlayarak içinde biriktirdiklerini anlatmak için resimler yapar. Resimleri, içindeki birikimin fantastik dışavurumudur. Bazen de sürrealisttir. 43 kişisel sergi açar.

Serap Ben kalıplara sığmam, yaptığım resimler benim zengin hayal dünyamdır,” der.

Yazdığı Kitaplar:

1991 – OYLUMLAR Resim kitabı

1995 – VE ISIK… VE ATES… Resim kitabı

2004 – VE ISIK… VE ATES… VE İNSAN… Şiir kitabı

Yer Aldığı Ansiklopediler:

1973 – Türk Plastik Sanatçıları Ansiklopedisi, Ankara Sanat Yayınları, Cilt 3, s.860

1994 – Türk Plastik Sanatçıları Ansiklopedik Sözlük, Yapı Kredi Yayınları, s.111

1995 – Günümüz Türk Resim Sanatı 1950’den 2000’e, Bilim Sanat Galerisi Yayınları, ss.144-146

2007 – Who is Who Türkiye Ansiklopedisi, ss. 358-359 )

 

Ödülleri:

1973: Türk Dil Kurumu Özel Ödülü

1984: Zef Clement Ödülü

1989: Kültür Bakanlığı “Mevlana” Resim Yarışması Mansiyon

1990: 24. DYO Resim Yarışması Mansiyon

1992: Yarımca Kültür Festivali Özel Ödülü

1992: Tekel Resim Yarışması 1.lik Ödülü

1996: Habitat 2. Resim Yarışması 2.lik Ödülü

 

Katıldığı Etkinlikler:

1994 – Kaya Özsezgin, ‘Sanat Programı’ TRT2

1994 – TRT 1 Radyo Programı

1999 – Önder Şenyapılı, ‘Sanattan Kesitler’ TRT2

1999 – ‘Dört Mevsim Kadın’ TRT2-TRTINT

2000 – ‘Sanatta Sevgi; Sema; Kuantum Fiziği’ TRT2

2001 – “Sanat Programı” Mersin Radyosu

2006 – “Tek Nefeste Aşk” program sunuculuğu ve danışmanlığı TRT INT